Master Of Iron Istranca Ormanlar'ında
Motosiklet Dünyası Dergisi 54. sayı
Sayfa: 50,51,52
Tarih: 01/12/2000
Metin: Elvin Azar
Fotoğraf: Faramarz Azar
BMW
Sponsor: Borusan
Demirköy Dergimiz için yaptığım 13.000‘inci kilometreden merhaba motorcudostlar. Bu sayıda iki yıldır sürdürdüğüm sayfanın içeriğini biraz değiştirip, sizler için “yakındaki uzaklar”ı olduğu kadar, motor da tanıtayım dedim. Gelin, birde benden dinleyin, hem İğneada’ya dek uzanan, ağaçların sarı-kırmızılı güz giysilerine büründüğü yolu …hem de 2000 model BMW R 1150 GS’yi.

Yolculuğum, Ekim güneşinin beklenmedik kıyaklarından olan sıcak bir hafta sonu başladı. Tam havasıydı kuzeyin ve Karadenizin. Önümde dipsiz kuyu gibi açılmış top case’ime birkaç parça eşyamı atarak koyuldum Bulgaristan sınırına doğru yola. 95 yılında, kader bizi ayırana dek, BMW 1000 RS kullandığım için alışığım BMW’ye. Oysa 1150 GS ile yola çıktığımda farklı bir dünyaya adım atmıştım. TEM’e çıkana kadar, makina altımda bir kısrak kadar sabırsızdı. 249 kiloluk net ağırlığına karşın müthiş hafif direksiyonu, sürat kazanmaktaki ataklığı, 85 beygirlik gücü ve de ABS frenleri ile altımda “kaşınıyordu”. Ama serde 25 yıllık deneyim var; tüm iradem ile asıldım dizginlerine; TEM’e dek zor tuttuk kendimizi. Otobanda ise Enduro-Touring’i 130 km/h’dan sonra “altıya” atıp, başıboş bıraktım. Altıncı vites, yani “over drive”, devri düşürüp, benzin masraflarını kısan ve vibrasyonu minimize eden bir sistem. Motor 180 km/h yi 5.5 rpm’de görünce, bende onun varlığını unuttum gitti. Zaten “boxer” makina, piston darbelerini beyine “aktarmayan” bir yapı. Demir atımın bu cilveleri ile sürüş keyfini varın siz düşünün. 240 kadranlı, “anti- yorma”lı yavru ile ibreyi 160’dan aşağı indirebilenin alnını karışlarım.

Çerkezköy çıkışına kadar TEM’deki tüm sürünen ve uçan araçların anasını selam söyleyip, bu sapaktan daldım tali yola. Bir baktım, otoyolda “şakalaşarak” ilerlediğimiz kırmızı “race” de arkamdan gelmekte. Bilmediği ise Saray’dan sonra Demirköye dek yolun -kimi zaman ancak birinci vites ile tırmanılabilen- 90 derecelik virajlarla yüklü dizaynda olduğuydu. Böylesi bir yol, tam benim makinamın hava atması için yapıldığından, onunla vedalaşarak daldım koyu sisin içine.

GS 1150 Yollarda Istrancalardan geçerken sise bürünmek o denli doğal geliyor ki insana... Yılbaşı arifelerinde, sokak köşelerindeki demir raflarda satılan ucuz/abartılı manzara resimlerini sönük bırakacak bir ortamın parçası olduğunuzu fark ediyorsunuz. Motoru kenara çektim; kırmızı- sarı yapraklardan tüter gibi duran sis görüntüsünü gözlerime doldurdum. Güneş ışığı maziye gömülüp, silinmişti aklımdan. Yaşadığım heyecanı paylaşmak için cep’ten hanımı aradım. Ama o ne? Bizimkiler güneşli ve sıcak bir gün bulmanın keyfi ile Ada vapurunun güvertesindeler. Oysa ben bu ıssız ama doyumsuz yolun soğuğunu hafifletebilmek için el ısıtıcılarını açmışım!

Yeniden “taht-ı şahane”me binip yol kenarındaki içkili lokanlatalar ve pekmez satıcıları arasında ilerleyerek önce İğneada, ardından ondan 4 km. ötedeki Limanköy’e vardım… Vardım da ne gördüm? İnatçı bir bulut, sanki değişiklik olsun diye gökten inip, her yana densizce yayılmış. Ben de midemin dırdırını daha fazla duymazdan gelemeyip doğruca Pınarhisar/ Yenice beldesindeki Manyetik Alan Restorana vardım. Bu alabalık lokantasının “aklaziyan” tarafı sadece menü ve fiyatları değil; aynı zamanda bulunduğu mevki de!.. Kimsenin nedenini açıklayamadığı bir şekilde şöförsüz arabaların geri geri hafif rampayı tırmandıkları bir bölgede kurulmuş. Viraj başında, soluk kesici bir orman manzarasına hakim tesiste nefis alabalıkların koca porsiyonuna 1.250.000 TL (2000). Sanırım manyetik alan yöneticilerin başlarına vurmuş! Restoranın tek olumsuz yanı ise bu temiz havanın İstanbul’lulara toksik gelip onları zehirleyebileceği! Siz de eğer iyice zehirlenmek isterseniz ev pansiyonlarında geceleyip, gündüzleri de Beğendik köyüne kadar uzanarak Bulgar köylerini seyreder; SİT alanı ilan edilen ve geçen yıla dek ihraç edilen sazlıklarla dolu, kuş cenneti gölleri gezer ve 20 km.lik benzersiz kumsalda yürüyebilirsiniz. Bu güzel sahilin kumunda MTA’nın tesbitine göre altın zerrelerine rastlanmış. Dolaşırken altına rastlamasanız bile, bolca bulunan deniz kabukları, toplayıp bir kolye yapabileceğiniz kadar güzel.

Limanköy Sabırsız saatler, halden anlamazca ilerledi o hafta sonu de yine; geceyi giydirdi Istrancaların “en renkli yeşil giysileri” üzerine… Artık dönüşten saklanacak zaman kalmamıştı; trafik, kirlilik, kalabalık kaçınılmazdı. Mecburen bu hayal kaçkını panaromada bile gerçek ve özel duran BMW’ye atlayıp, Lüleburgaz’dan girdim TEM’e.

Sis, oksijen ve sarı-büyü geride kalmıştı… Önümde sadece gri asfalt vardı artık. Bir garip oldum birden, istemiyordum kentli yaşamıma dönmek. Tam kederin o renksiz kıyılarına adım atıyordum ki, yol arkadaşım şöyle bir silkelendi, ibre 160’dan yükselmeye başladı kendince. 170… 180… Zavallı diğer araçlar, arkadaşımca bir bir öpülmeye başlamıştı. O böylesine uğraşırken, ben süratin sadece hazzını yaşıyor, zorluğunu duyumsamıyordum bile. Bu da bir çeşit büyülü ortamdı! Evin önüne geldiğimde, yüzümden silemediğim ahmak gülümseme ile “part time loverıma bakarak senin büyüne sahip olmak için çok şeyden vaz geçebilirim dostum” dedim… Hatta belki yeşilin en renkli giysilerinin büyüsünden bile.

Ve ayın önerisi: TEM’de aniden yoğun sise girilebileceğinizi aklınızdan çıkartmayıp, karanlıkta -yol boş olsa bile- 110’dan fazla basmayın. Hepinize iyi gezginlikler.